Muhammed Emin Yıldırım ile Mülakat: Rüzgara Değil Değerlere Bakılmalı - İLKE Analiz

Muhammed Emin Yıldırım ile Mülakat: Rüzgara Değil Değerlere Bakılmalı

Editör

Türkiye’de Müslümanların durumunu Siyer Vakfı’nın Kurucusu Sayın Muhammed Emin Yıldırım Hoca ile görüştük. Değerli tespitlerini, nazik eleştirilerini ve çözüm önerilerini bizimle paylaştığı için kendisine çok teşekkür ederiz.

Yakın bir zaman önce Türkiye’de -özellikle gençler arasında- deizmin yükseldiği söylendi. Şu sıralar da “birtakım Müslümanların bazı hatalarından dolayı” insanların İslam’dan uzaklaştığı söyleniyor. Siz bu yaklaşımları nasıl buluyorsunuz?

Böyle bir vaka var mı, var. Tabii, bunun birçok sebebi var. Yani bir anda hemen tepkisel bir yaklaşım ortaya koymak da doğru değil. Gerçekten şu anda gençler arasında din meselesi, dini yaşama/algılama meselesinde bir problem yaşandığı muhakkak. Bunun adı gerçekten deizm midir, yoksa başka bir şey midir, tepkisellikten kaynaklanan bir şey midir… Bunların çok ciddi bir biçimde sorgulanması gerekiyor. Ancak şöyle bir hakikat var, bu hakikatin farkına varmamız lazım; gençler önlerinde dini konuşan ama yaşayamayan insanlar gördükleri için, anne ve babalarından dine ait bazı şeyleri işitip bunun karşılığını göremedikleri için, siyasette diyanette dini söylemin çok üst düzeyden dile getirilip ama hayatla olması gereken bağın istenilen düzeyde kurulmasına ait bazı şeylerde zafiyetler yaşandığı için, ne yazık ki böyle dine karşı soğuk bir duruş sergileniyor.

Bunun öncelikli olarak çok ciddi bir biçimde neyden kaynaklandığının tespit edilmesi lazım. Bugün gençlerimizin hepsinde aynı sebep olmayabilir, farklı farklı sebeplerden de kaynaklanabilir. Ama bu bir realite, şu anda gözlemleyebiliyoruz, dindar ailelerin çocuklarında bile bunu fark edebiliyoruz.

Bulunduğum konum itibariyle bir sürü aileyle, gençle karşı karşıya geliyorum. Onların sorunlarını dinliyorum, elimden geldiğince bazı yönlendirmeler de yapmaya çalışıyorum ve dinlerken gençleri, fark edebiliyorum yani bunu. Evet bir sorunları var ama bu sorunun tek bir sebebi yok, birçok sebebi var. Bu sebepler tespit edilerek buna da çözüm yolları üretilmesi lazım. Ama bizim özellikle dini anlatırken şöyle bir genel meseleyi aslında topluma deklare etmemiz, yansıtmamız gerekiyor. Dindarlara kızıp dine küsülür mü, bu sorunun ciddi bir cevabını vermemiz lazım. Çünkü din dediğimiz şey mensuplarının üzerinden değerlendirilebilecek bir değer değildir. Din Allah’ın bizden istediği bir sorumluluktur ve bir hayat nizamıdır.

Belki bu noktadaki biraz bilgi eksiklikleri, belki biraz nefsin bu noktadaki telkinleri… Netice itibariyle kimse zengine kızıp paraya küsmüyor, doktora kızıp hastaneye küsen ya da sağlığa, tedaviye küsen yok. Çünkü neticede bunlar hayatın parçaları, aynı şekilde din de böyle. Bu algıyı zihinlerde doğru dürüst oturtmak için gayret içerisinde olmalıyız.

Tabii ki işin bir de bize bakan yönü var. Hayatın içerisinde Allah bizi nerede istihdam etmişse, oralarda tebliğ-temsil ilkesini, dengesini daha iyi kurmamız gerekiyor ki bizim üzerimizden bu tarz yanlış yerlere savrulmalar olmasın ve biz birilerinin dinle iletişiminin kopmasına ya da zayıflamasına vesile olmayalım.

2000’li yıllardan itibaren teknolojideki hızlı değişimle birlikte kuşaklar arasında ilk kez bu kadar bariz bir fark oluştu. Bir süredir Türkiye’de gençlerin durumu üzerine çok fazla araştırma yapılıyor. Siz kuşaklar arasındaki teması ve yeni kuşak Müslüman gençlerin İslam anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Değişimin önüne geçebilmemiz mümkün değil. Mesela biz de babalarımızla aynı değiliz, babalarımızla farklı değerlendiriyoruz birçok meseleyi. Babam (Allah rahmet eylesin) seksen küsur yaşında vefat etti, o da dedemi anlatırken dedemle aralarındaki farkları anlatırdı. Her zaman için kuşaklar arasında bir farklılığın olması çok mümkündür. Ama sizin de soruda belirttiğiniz gibi, son dönemlerde çok hızlı bir değişim var. Yani bir yıl içerisinde inanılmaz derecede bir değişime şahit oluyoruz. Dolayısıyla bugün diyelim ki yirmi yaşında olan bir delikanlı on beş yaşında olan küçük kardeşiyle arasında -her ne kadar görünürde beş yaş varsa da bu beşe bir sıfır ekleyip- elli yıllık bir farktan söz edebiliriz. Yani inanın ki bunda mübalağa yok.

Gençlerin içerisinde olan birisi olarak bunu çok rahat bir biçimde ben de gözlemleyebiliyorum. Dolayısıyla burada bizim artık kuşaklar arasındaki bu ayrışımın, bu hızlı değişimin varlığına ait üzüntülerimizi ortaya koymamızın bir faydası yok. Mecburen yaşadığımızın zamanı ve zemini iyi okuyup o zaman ve zeminde gençlere bu noktada mesajları nasıl ulaştırabiliriz bunun yollarını ve yöntemlerini zorlamamız gerekiyor.

Şu noktada bir hakikati artık çok iyi fark edelim; eski aletlerle, vasıtalarla, vesilelerle yeni nesle dini sevdirebilmemiz, dini ait hassasiyet oluşturabilmemiz mümkün değil. Şimdi artık çok ciddi bir biçimde bilgiye erişimin olduğu, ulaşımın çok hızlı bir hale geldiği bir noktadayız. Siz on-on beş tane genci toplayıp etrafınıza bir şeyler anlattığınızda anında gençler ellerindeki telefonlarla sizin anlattığınız bilginin doğruluğunu sorgulayabiliyorlar veya o bilgiye karşı başka bilgiler söyleyebiliyorlar. Hal böyle olunca biz de bu değişime ayak uydurmak zorundayız. Eğer 10 yıl önceki, 20 yıl önceki din diliyle, tebliğ diliyle, davet diliyle, biz bu gençlere bir şeyler söylemeye çalışırsak inanın ki söyleyeceğimiz hiçbir şey yok. Çünkü bu değişim gençlerimizde çok farklı bir biçimde etkiler oluşturuyor. Bu yüzden çok iyi fark etmek durumundayız ki gençleri. Biraz daha meselenin teknolojik ayağında, bilgisayar meselesinde, sosyal medyanın alanlarında/platformlarında; buralara ait film, animasyon tarzında yapılacak çalışmalarda onlara hitap edecek ve onların dünyasına mesajı ulaştırabilecek vasıtaları kullanmamız gerekiyor. 

Temel bir yasa var: adetler değişmez ama aletler değişir. Her zaman, her çağda farklı aletler kullanılabilir. Temel adetler, yasalar sabittir ama değişen bu aletlere uygun bir biçimde bizim de bu değişimi iyi okuyup gençlerin dünyasına, İslamın mesajlarını ulaştırabilecek zeminleri ve vasıtaları oluşturmak durumdayız.

Dünyadaki hızlı değişimle birlikte sizin de söylediğiniz gibi sosyal medya, dijital oyunlar, kripto paralar başta olmak üzere sürekli yeni sorunlarla karşılaşmaya başlıyoruz. İslami camianın bu konuları takibinin, sorularının ve cevaplarının, makul ve hızlı olduğunu düşünüyor musunuz?  

Ne yazık ki düşünemiyorum. Yani böyle bir şeyi de bizatihi görebiliyorum. Mesela biz Siyer Vakfı olarak bazı çalışmalar yapıyoruz. Kısa filmle alakalı, sinema akademisinde talebeler yetiştirmeye çalışıyoruz. Bizim camiamız çok uzak bu tarz şeylere. Yani halen biz bu alanın fıkhını bile doğru dürüst konuşmuş değiliz, konuşamıyoruz. Bu kadar hızlı gelişim var, değişim var. Fıkıh dediğiniz şey insanlara bu işin hem nasıl olabileceğine dair yol tayin eden hem de işin hukukunu öğreten bir alandır. Ama ne yazık ki hocalarımız, cemaatlerimiz, bu noktada istenilen düzeyde değil. Onun için bir yerleri de suçlama diye bir durumum yok. Hepimiz meselenin sorumluluğunun farkına vararak daha kökten, daha seri bir biçimde şu anda önümüzde dağ gibi biriken sorunlara çözümler bulma adına adımlar atmak durumundayız.

Burada da belki hepimiz aynı işi yapma, hepimiz aynı işle uğraşma gibi bir durumumuz söz konusu olamaz ama en azından vakıflarımız, derneklerimiz, cemaatlerimiz, belli alanlarda ihtisaslaşırlarsa -ümmetin ve memleketin tıkandığı yerlerde insanlara ufuk verecek, yol açacak, yol gösterecek, rehberlik yapacak adımlar atarlarsa- belki bu hızlı değişimden, şiddetli rüzgarların karşısında biraz olsun belli şeyleri koruma gayreti içerisinde olabiliriz. Onun için çok ciddi sorumluluklarımız var meselede. İnşallah farkına varırız da gerekli adımları atmış oluruz.

Covid-19 süreci ile insanların içe kapanarak bireysel yaşamaya başladığı, toplumla ve cemaatle arasındaki bağların iyice azaldığı gözlemlendi. Bunun dine bakışı nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? 

Ciddi bir imtihan yaşayacağımız muhakkak. Çünkü gerçekten bu Covid-19 meselesi de hızlı değişimde daha farklı ve köklü değişimlere vesile olacak. Bu din özellikle cemaat dinidir, özellikle biz bazı alanlarda cemaat olarak belli şeyleri yapmak durumundayız. Camilerimizin en önemli meselesi de budur, oradaki cemaat şuuru bizi daha sosyal bir hale getirir. Son 2 senedir yaşadığımız bu evlere kapanma süreci ve şu anda halen devam eden bu pandemi sürecinden dolayı bazı sıkıntılar yaşadığımız ve yaşayacağımız muhakkak. Buna ait tedbirlerimizin olması gerekir. İnşallah bu pandemi süreci dağılır dağılmaz toptan bir seferberlik ilan edip, yeniden kaybettiğimiz o cemaat ruhunu kazanma adına, sohbet gruplarımızı canlandırma adına, yeniden bir araya gelme ve birlikte aynı derdi aynı havayı soluma adına çalışmalar yapmamız gerekiyor. Dolayısıyla o ana şimdiden hazırlık içerisinde olup gerekli tedbirleri alarak kaybettiğimiz, bu süreçte hayatımızdan çıkan bazı güzellikleri yeniden hayatımıza taşıma adına gayret içerisinde olmamız gerekir.

Din aliminin devletle ilişkisi bakımından Türkiye’deki mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zor bir soru bu ama şu kadarını söyleyelim ki ne yazık ki son 20 yıldır mevcut iktidarın İslami duyarlılığı olan insanlardan oluşmasından dolayı birçok hocamız, alimimiz, vakfımız, derneğimiz, cemaatimiz siyasete çok entegre oldu. Aslında alim, siyaset üstü duran adamdır. Bizatihi siyasetin şekillendirdiği adam değil, siyasete yön veren adamdır. Ne yazık ki bu noktada da istenilen düzeyde olmadığımız hepimizin malumu.

Netice itibariyle davet meselesi, toplumun tamamını kuşatan bir mesajdır. Siz kendinizi bir yerde gösterirseniz toplumun geri kalanını karşınıza almış olursunuz. Rabbani alim dediğimiz, nebevi varis dediğimiz bizim peygamberimizden, sahabeden ve ondan sonraki gelen nesillerden öğrendiğimiz üzere de alimin hiçbir şekliyle hiçbir yere boyun eğecek, iplerini kaptıracak, emir alacak bir yapıda olmaması gerekir. Çünkü bu din hürriyetle ancak tam anlamıyla temsil edilebilir ve gösterilebilir. Dolayısıyla her türlü siyasetin baskısı altına giren alim, aslında en büyük zararı inandığı dine ve değerlere vermiş olur. Dolayısıyla meselelere siyaset üstü yaklaşan insanlar ancak topluma yön verebilirler. Ama dediğim gibi bu noktada iyi bir sınav vermediğimiz herkesin malumudur.

Türkiye’de İslami hassasiyete sahip yapıların adalet bahsi açıldığında meseleye sadece başka ülkelerde yaşananlar odağında baktığı, Türkiye için eskisi gibi etkili bir adalet arayışı olmadığı söyleniyor. Siz buna katılıyor musunuz, bu tutumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabi ki adalet meselesi bugün bütün bir dünyanın meselesi ama biz bu dünya içerisinde İslam coğrafyalarını biraz daha özel olarak değerlendirirsek gerçekten bugün İslam coğrafyalarında çok ciddi bir adalet problemi olduğunu görürüz. Bunu kendi ülkemiz, yaşadığımız bu topraklar için konuştuğumuzda da çok üst düzeyde problemler olduğunu görürüz.

Ne yazık ki dünün mağdurları bugünün mağrurları oluyor. Elde güç, iktidar, mülk olmayınca çok üst perdeden söylenen şeyler; ele güç, iktidar geçtiği zaman ne yazık ki istenilen oranda korunamıyor. Bunu Türkiye’de de çok net bir biçimde görüyoruz. Aslında 90’larda, ondan önceki dönemde 80’lerde, hatta 2000’lerde nasıl bir süreci yaşadığımızı benim yaşımda olanlar çok iyi hatırlayacaklardır. 28 Şubat gibi çok zor zamanları ve süreçleri geçirdik biz bu topraklarda. Askeri vesayet dediğimiz o vesayetin en derin bir biçimde şiddetli rüzgarlarına maruz kaldık. İsterdik ki, gönül isterdi ki, o süreçleri yaşayan insanlar olarak gücü, mülkü, iktidarı ele geçirdiğimizde; adalet, hukuk meselesinde çok daha güzel örnekler ortaya koyabilelim. Çünkü kendimiz yaşadığımız şeyleri bir başkasına yaşatma adına aslında daha farklı bir biçimde bir hassasiyet ortaya koymamız gerekirdi ama ne yazık ki bu noktada istenilen oranda adımlar atılamadı ve adalet meselesinde çok kötü bir tablo ortaya kondu. Halen de konmaya devam ediyor. Bu noktada yaşanan bir sürü mağduriyetler var, bir sürü sıkıntılar var, sorunlar var. Bunların giderilmesi adına adımlar atılması gerekirken bugün çeşitli tevillerle meselenin farklı bir biçimde değerlendirildiğine şahit oluyoruz.

Kendi ülkemiz için de, İslam coğrafyaları için de adalet ne yazık ki sadece konuşulan bir şey, salası verilmiş bir mesele. Koca koca binalar yapıp üzerlerine Adalet Sarayı yazmakla adalet ikame edilmiyor. Adalet, sarayları yıkmaya gelen bir sistem aslında. Binalarla olabilecek bir şey değil, bu hukukla olabilecek bir şey, bu hukuka ait adımların atılması gerekiyordu ki insanlar kanun önünde eşit olsun. Kimse kimseyi bu noktada ezmesin, sadece güçlüler farklı bir muameleye tâbi tutulup da zayıflar ezilmesin. Hele hele İslami noktada duyarlılığı olan insanların, namaz gibi sorumlu oldukları bir ikame emridir adalet. Her Cuma namazında hutbede imam efendinin, Ömer ibn Abdulaziz’in bir sünneti olarak okuduğu, Nahl suresinin 90. ayetinde Allah bize adaleti emrediyor, o ayeti Ömer ibn Abdulaziz’in oraya koyması boşuna değildir. Aslında bu dini çok iyi algılamış, beşinci bir raşit halife olarak bunu söylüyor. Dolayısıyla bizim tekrardan dönüp bu adalet meselesini, hak-hukuk meselesini yeniden konuşmamız gerekiyor. Çünkü İslam dediğiniz sistemin 3 temel esası var aslında: tevhid, adalet ve meşveret. Bunlar varsa İslam var, bunlardan herhangi bir tanesi yoksa ya da eksikse orada tam anlamıyla İslamdan söz edebilmemiz mümkün değil. Çünkü bir ağaca benzetirsek bu işi, tevhid bu ağacın köküdür, adalet gövdesidir, dallarda olan şey de meşverettir. Bunlar bir bütün olarak ortaya çıktığı zaman İslama ait bazı değerlerden söz edilebilir. Onun için kaybettiğimiz ve çok ciddi bir biçimde zafiyet yaşadığımız bu alan, inşallah ciddi bir muhasebeyle düzelmemize vesile olur diye dua ediyorum.

Kudüs ve Doğu Türkistan başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde büyük zulümler yaşanıyor. Bu konuda Müslümanların bir hassasiyet gösterdiği görülüyor. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Tabii ki İslam coğrafyalarının her tarafı bizim için çok önemli. Sadece İslam coğrafyaları da değil, bizde “mazlumun dini sorulmaz” diye bir kaide vardır. Aslında dünyanın bütün mazlumları bizim yüreklerimizde bir yer edinmeli çünkü inandığımız değerler bize böyle bir sorumluluk yükler. Biz dünyanın çok farklı bir yerinde -diyelim ki Avusturalya’da- bir zulüm gördüğümüzde elimizden geldiğince o zulme karşı olduğumuzu o zalimin karşısında olduğumuzu duyurmak durumundayız. Ama mesele Kudüs olunca bizim için farklı bir coğrafya. Çünkü imanımızla, inancımızla bağlantılı bir yerden bahsetmiş oluyoruz. 3 önemli mescidin birinin bulunduğu yer ki, bir Müslüman için Mekke akıl, Medine kalp, Kudüs gözdür. Ve şu anda bizim gözümüze aslında büyük bir hançer saplanmış gibidir. Böyle bir acıyı hissetmek durumdayız. Onun için Kudüs meselesi farklı bir değer ve önem arz eder bizler için.

Aynı şekilde Doğu Türkistan için de… Çok ciddi bir soykırım yaşanıyor orada, mezarlıklar bile yok ediliyor, camiler yok ediliyor, 35 milyon insan şu anda orda çok büyük bir imtihanın altında. 7-8 milyona yakın -hatta daha da fazlalaşmış olabilir şu günlerde- insanlar kamplarda. Çocuklar zorla Çinlileştiriliyor, asimilasyona uğruyor, namuslar kirletiliyor, yani birçok zulüm yaşanıyor. Ve işin acı tarafı bu zulmü duyan, gören, bilen de şu anda istenilen düzeyde değil. Onun için Doğu Türkistan ve Kudüs bugün için biraz daha ön planda olan iki önemli alandır.

Bizim bütün dünyadaki zulme karşı olup mazlumlardan yana olma adına bir duyarlılık sergilememiz gerekiyor. Ve Doğu Türkistan meselesinde de istenilen düzeyde duyarlılık göstermediğimiz de bilinen bir hakikat. Dolayısıyla biraz daha bu manada sorumluluklarımızı hatırlamak durumundayız.

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası süreçte İslami hareketlerin adeta kan kaybettiği, özellikle cemaatlerin zor zamanlar yaşadığı konuşuldu. Hem kamuoyunun hem de devletin bakışında büyük bir endişe görülmeye başlandı. Öte yandan İslami hareketlerin de hızla milliyetçi ve devletçi bir yapıya büründüğü eleştirileri yükseldi. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

E tabi dönem dönem farklı imtihanlar yaşadığımız muhakkak. 15 Temmuz sürecinde, öncesinde, sonrasında bu topraklarda yaşayan insanlar olarak daha farklı imtihanlarla karşı karşıya kaldık. Yaşanan bazı hadiseler ne yazık ki toplumda milliyetçilik damarının daha fazla artmasına, mukaddesatçı çizginin daha farklı derinleşmesine ve devlet meselesine, devlet algısının başka boyutlara taşınmasına sebebiyet verdi. Bu bir etki-tepki olayı. Ama netice itibariyle özellikle İslami hassasiyeti olan insanların bu noktada oluşan rüzgara göre değil, inandıkları değerlere göre davranmaları gerekirdi.

Devlet dediğiniz şey elbette ki önemlidir; neticede bir toplumun, bir ülkede yaşayan insanların bir arada yaşayabilmeleri için gerekli olan aslında bir mekanizmadır. Ama hiçbir şey; şahıs, yapı, neyse, hiçbir şeyin putlaştırılmaması gerektiği gibi devletin de putlaştırılmaması gerekir. Netice itibariyle bizim inandığımız değerlerde halk, devlet için değildir; devlet, halk içindir. Eğer kalkar da burada o değerler yerlerinden edilirse orada ifrat-tefrit dediğimiz şey ortaya çıkar ve çıkan şeyler de ne yazık ki bizi sağlıklı yerlere doğru götüremez.

İşte bugün 15 Temmuz sürecinden sonra yaşadığımız hadiselerde de biraz böyle sıkıntılar var. Bizim tekrardan dönüp değerlerimizi sanki yeniden öğreniyormuşuz gibi öğrenmemiz gerekir. Önümüzde peygamberimiz gibi bir örneğimiz var işte üsve-i hasene diye bize takdim edilen. Hulefa-i Raşidin gibi otuz yıl süren ve çok farklı devlet ve sistem mekanizmalarının yaşandığı bir örneklik var. O günden bugüne kadar (on üç – on dört asırlık bir süreçten bahsediyoruz) çok ciddi tecrübelerimiz var. Bizim bu tecrübelere bakarak yeniden değerlerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor ve algılarımızı düzeltmemiz gerekiyor. Eğer bunu yapmaz da şartlara teslim olursak, o şartlar bizi başka yerlere savurur ve savrulduğumuz her yerde de daha farklı sorunlar yaşarız.

Allah bir an önce değerlerimizle irtibatlarımızı güçlendirecek bir imkan bizlere nasip eylesin.

Amin. Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Allah hayırlara vesile kılsın inşallah.

0 yorum

Diğer Yazılar