20 Yıl Sonra 11 Eylül: Ne Getirdi, Ne Götürdü? - İLKE Analiz

20 Yıl Sonra 11 Eylül: Ne Getirdi, Ne Götürdü?

Mehmet Özkan

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’nin New York şehrindeki terör saldırıları ve sonrasında yaşanan Afganistan ve Irak işgali küresel siyaseti, İslam dünyasının Batı’ya bakışını ve en temelde de ABD’nin güvenilir bir aktör olduğu algısını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Bu açıdan 2001-2021 yılları arasında yaşanan “teröre karşı savaş” söyleminin getirdiği sonuçları anlamak son derece önemlidir. Özellikle Türkiye gibi bütün bu gelişmelerin tam merkezinde yer alan bir ülke için bu durumu anlamak, gelecek perspektifi çizmek ve en önemlisi yeni döneme adapte olmak bir zorunluluktur. 11 Eylül saldırılarının küresel siyasetteki yeri neresidir? İslam dünyası ve Türkiye için anlamı nasıl okunmalıdır?

En başta vurgulanması gereken nokta, 11 Eylül terör saldırılarının 20. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel siyaseti şekillendiren en önemli etkenlerden birisi olduğu ve bundan sonraki süreçte de etkisini sürdüreceği gerçeğidir. 11 Eylül saldırıları ve sonrasında yaşananları basit bir olaymış gibi görmek ABD’nin küresel rolünün ve bununla paralel olarak dünya siyasetinin değiştiğini görmek istemeyenlerin acizliğidir.

11 Eylül’ün yaşandığı 2001 yılında ABD halen kendisini soğuk savaş sonrası döneme adapte etmeye çalışıyordu. Bu dönemde ABD’nin küresel hakimiyetinin tescili ve tek lideri fikri yaygınlık kazansa da aslında bu dönemi ABD ve müttefikleri arasında siyasal vizyon farkının yavaş yavaş ortaya çıktığı ve derinleştiği bir sürecin başlangıcı olarak görmek gerekir. Bu ayrışma en temelde ABD dış politikasının askerileşmesi olarak kendisini göstermiş ve Washington’un 11 Eylül sonrası politikasını şekillendiren birincil etken olmuştur. ABD politikasında 1991 Körfez Savaşı’yla başlayan askeri güç kullanımı 11 Eylül sonrasında daha fazla öne çıkmış ve neredeyse Washington bütün meseleleri güvenlik perspektifinden askeri bir çözümle okumaya başlamıştır. 11 Eylül saldırıları her ne kadar ABD kamuoyundan (ve küresel müttefiklerden) bu konuda gerekli olan desteği ve meşru zemini sağlamış olsa da Irak’ın işgalindeki bütün argümanların yalan olduğunun ortaya çıkması ve bu işgalin verdiği zararlar diğer ülkelerin ABD’ye verdiği koşulsuz desteği çekmesine yol açmıştır. Afganistan-Irak sarmalından bir türlü geri dönüş yapamayan Washington, görünürde olmasa bile askerlerin siyasal etkilerinin ve belirleyiciliğinin arttığı bir karar alma mekanizmasına doğru evrilmiş ve her soruna askeri çözümle yaklaşmaya başlamıştır. Kısaca askerileşme veya dış politikanın güvenlikleştirilmesi ABD dış politikasının ana ögesi olmuş ve 11 Eylül’ün geride bıraktığı birincil sonuç budur.

İkinci olarak, ABD bütün çabalarına rağmen küresel terörü bitirememiş aksine “teröre karşı savaş” söyleminin getirdiği negatif algıyla beraber İslamofobi, yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik gibi duyguları körüklemiştir. Bu durum ironik bir biçimde en çok Batı ülkeleri içerisinde sorun alanını genişletmiştir. Yükselen aşırı sağcı akımlar ve bunların popülist bir söylemle ABD’nin iç dış politikasındaki etkisi artık ülke içi bir sorun olup, çözülmesi zaman alacaktır. Bir nevi iç sosyal sözleşmeyi sorgulamayı önce çıkaran bu negatif dalga iç terörizmi artırmış ve sosyal kesimler arasındaki farklılaşmayı daha da öne çıkarmıştır. Bu durum ABD’nin artık daha fazla iş politika dönmesine ve hatta belki de zamanla dış politikada izolasyoncu bir yaklaşımın ağırlık kazanmasının önünü açacaktır.

Üçüncü olarak, ABD açısından birçok boyutuyla başarısız geçen 2001-2021 arasının bir başka sonucu ülkenin küresel alanda ciddi bir prestij ve kredi kaybetmesidir. Avrupa ülkelerinin dahi ABD’ye kuşku ile baktığı ve uzun vadeli iş birliklerini daha kısa vadeli “ad hoc ilişkilere” indirmeyi planladığı bu süreç ABD’ye karşı ifade edilmese bile bir güven eksikliğinin sonucudur. Buna karşı her ne kadar Joe Biden “ABD geri geldi” söylemi üzerinden politika üretmeye çalışsa da eylemsel anlamda Washington artık eski güvenliğini ve saygınlığını kaybetmiştir.

Bu saygınlık ve güven kaybının en derin yansıması bizim bölgemizde olmuştur. 11 Eylül terör saldırılarının sonuçlarının getirdiği zihin dünyası ve İslam dünyasına bakış açısı Arap Baharı sürecinde ABD’nin otoriter rejimlere destek olmasıyla sonuçlanması geniş kitleler nezdinde derin hayal kırıklıklarına yol açmıştır.  Yine diğer açılardan bakınca Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası yaşanan bunalım ve güvenlik merkezli yaklaşım kendisini en çok Ortadoğu ve Müslüman ülkelerde gösterdi. ABD genel dış politikasında bütün İslami hareketleri bir tür terör örgütü şeklinde toptancı bir bakış açısıyla değerlendirmiş ve bu süreç sonrasında bütün İslami örgütlenmeler neredeyse El-Kaide ile aynı kefeye koymuştur. Popüler kültür, akademi, medya ve kamuoyunda bu algının yaygınlaşması ABD kamuoyunda ve karar alıcılarda çoğu kez yanlış kararlar alınmasıyla sonuçlanmıştır.

“Popüler kültür, akademi, medya ve kamuoyunda bu algının yaygınlaşması ABD kamuoyunda ve karar alıcılarda çoğu kez yanlış kararlar alınmasıyla sonuçlanmıştır.”

Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasının değişen ve dönüşen perspektifini anlamak ve stratejik eğilimleri izah etmek için önemlidir. 2001’den başlayarak Afganistan’dan 2021 yazında çekilinceye kadar daha çok her açıdan doğrudan müdahale, askeri anlamda terör örgütlerinin içerisine kadar giderek mücadele etme ve bunların sonucu olarak işgal yöntemini seçen ABD’de bu politikanın başarısız olduğu herkes tarafından kabul görmektedir. Şimdilerde terörle mücadeleyi “Suriye modeli” üzerinden yeniden tanımlana çabaları öne çıkmaktadır. Bu model özünde çok az asker bulundurarak, sınırlı ve direkt müdahale yanında yerelde velaket aktörleri kullanmaktır. Eğer tartışıldığı gibi bu süreç Suriye modeline geçerse ABD için muhtemelen daha zararlı çıkabileceği bir döneme giriyoruz. Çünkü bu model özü itibariyle, etkisiz, yanlış aktörleri pragmatizm dolayısıyla meşrulaştıran ve en önemlisi müttefikleri bile devre dışı bırakan bir mikro askeri operasyon şeklindedir. Siyasal boyutundan sıyrılmış her türlü stratejinin ABD için daha fazla maliyet üreteceği açıktır.

20 yıllık tecrübeye makro perspektiften bakılınca 11 Eylül sonrası yaşanan siyasal, güvenlik ve sosyal tecrübenin en büyük acı tarafı ise bu tecrübenin gelecek yıllarda kullanılamayacak olmasıdır. Çin’in her anlamda merkezi bir konuma geldiği küresel siyasette maalesef ABD’nin 2001-2021 arasındaki politikalarının getirdiği küresel b/ağlar muhtemelen Çin ile yeni dönemdeki ilişkide bir pozitif etken değil ket vuran sebepler olarak yerini alacaktır. ABD artık algısı ve ürettiği siyaset açısından güven vermeyen ve her zaman soru işaretiyle bakılabilecek bir aktör konumundadır.

ABD’nin 11 Eylül sonrası yirmi yıllık politikası küresel bir gücün askeri başarısızlıkları sonucunda dünyada eylemsel güçten söylemsel güce geçişinin hikayesidir. Bu süreçte yaşananlar hem dünyadaki sosyal-siyasal dinamikleri dönüştürmüş hem de Washington’daki karar alıcılar tarafından bu yeni gerçeğin kabullenilmesiyle sonuçlanmıştır. Artık ABD 20 yıl öncesine göre daha az güce, saygınlığa ve nüfuz alanına sahip olması yanında kendi iç siyasetinde de çok derin krizlerle karşı karşıyadır.

0 yorum

Diğer Yazılar

Yorum yap