Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Hareketi (BDS) Neden Şimdiye Dek Hiç Bu Kadar Önemli Olmamıştı? - İLKE Analiz

Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Hareketi (BDS) Neden Şimdiye Dek Hiç Bu Kadar Önemli Olmamıştı?

Omar Barghouti

Editör: Al Jazeera’da verilen bilgiye göre; Boykot Tecrit ve Yaptırım hareketi, 2005 yılında 170 Filistinli sivil toplum örgütünün ortak çalışmasıyla ortaya çıkmış uluslararası bir boykot hareketidir. Hareket, Filistin’deki işgalin sona ermesi, yasadışı duvar ve yerleşimlerin yıkılması ve Filistin vatandaşları için tam eşitlik ile Filistinli mültecilerin korunması adına harekete geçmeyi hedeflemektedir.

Katliam sırasında, kitlesel endişe ve toplumsal kutuplaşma sebebiyle, pek çok kişi etik ilkeleri birer nüans veya entelektüel bir lüks olarak görebilir. Ben göremem ve görmemeliyim de. Filistin ve diğer her yerdeki tüm şiddetin sona ermesinden daha fazla hiçbir şey istemiyorum. Bu yüzden şiddetin temel sebepleri ile kesin olarak mücadele etmeye kararlıyım: Baskı ve adaletsizlik.

Gazze’deki “esir kampında” değerli birçok arkadaşım ve meslektaşım var. Burası Eski İngiltere Başbakanı David Cameron’ın bir zamanlar dediği gibi, 2.3 milyon sakininin çoğu 1948 Nekbe’si sırasında katliamlara ve planlı etnik temizliğe maruz kalan topluluklardan gelen mültecilerden oluşan modern bir getto. Birleşmiş Milletlere göre; Amerika, Avrupa ve Mısır rejimi tarafından desteklenen İsrail’in 16 yıllık ablukası, Gazze’yi sağlık sisteminin çöktüğü, neredeyse hiçbir suyun içmeye elverişli olmadığı, çocukların %60’ının anemi yaşadığı ve çoğu çocuğun yetersiz beslenme sebebiyle büyüme geriliğine sahip olduğu “yaşanılamaz” bir yere çevirdi. Arkadaşlarımın şu anda benimle paylaştığı yürek burkan ölüm, yıkım ve yerinden edilme hikayeleri beni hem üzüyor hem de öfkelendiriyor. Ama hepsinden önemlisi, kurtuluş mücadelemize mütevazı bir katkı olarak 2005 yılında kurucuları arasında yer aldığım Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (Boycott, Divestment and Sanctions) hareketine daha fazla katkıda bulunmam için beni motive ediyor.

Bu şiddetsiz direniş; kitlesel işçi grevlerinden kadınların öncülük ettiği yürüyüşlere, kamu diplomasisine, üniversite inşasına, edebiyata ve sanata kadar pek çok biçim almıştır.

BDS hareketine destek veren New York’lu öğrenciler. (29 Eylül, 2020, Palestinow.com)

İşçi ve çiftçi sendikalarının yanı sıra dünya çapında on milyonlarca kişiyi temsil eden ırksal, toplumsal adalet, toplumsal cinsiyet ve iklim adaleti hareketleri tarafından desteklenen ırkçılık karşıtı, şiddet içermeyen BDS hareketi, Güney Afrika apartheid karşıtı mücadelesinden ve ABD sivil haklar hareketinden ilham almaktadır. Ancak hareketin kökleri, yerleşimci sömürgeciliğine ve apartheida karşı yerli Filistin halkının direnişinin yüzyıllık ve çoğu zaman kabul edilmeyen mirasına dayanmaktadır. Bu şiddetsiz direniş; kitlesel işçi grevlerinden kadınların öncülük ettiği yürüyüşlere, kamu diplomasisine, üniversite inşasına, edebiyata ve sanata kadar pek çok biçim almıştır.

Filistin’deki ve sürgündeki Filistinlilerin mutlak çoğunluğunu temsil eden Filistinli taban hareketleri, sendikalar ve siyasi partiler tarafından desteklenen BDS; Filistinlilerin BM tarafından öngörülen haklarımızdan yararlanabilmeleri için İsrail’in baskı rejimindeki uluslararası devlet, şirket ve kurumsal suç ortaklığının sona erdirilmesi çağrısında bulunmaktadır. Bu, askeri işgale ve apartheida son verilmesinin yanı sıra Filistinli mültecilerin uluslararası alanda tanınan evlerine dönme hakkına saygı gösterilmesini de içermektedir.

Boykot Tecrit ve Yaptırım çağrısında yer alan önemli ancak sıklıkla gözden kaçan bir satır, dünya çapındaki vicdan sahibi insanlara “İsrail’e karşı ambargo ve yaptırım uygulanması için kendi devletlerinize baskı yapma” çağrısında bulunuyor ve “vicdan sahibi İsraillileri adalet ve gerçek barış adına bu çağrıyı desteklemeye” davet ediyordu. Gerçekten de küçük ama önemli sayıda Yahudi İsrailli harekete katılmış ve büyük yatırım fonlarının, kiliselerin, şirketlerin, akademik derneklerin, spor takımlarının, sanatçıların ve diğerlerinin İsrail’in insan hakları ihlallerinde suç ortaklığına son vermeleri veya bu ihlallere dahil olmayı reddetmeleriyle sonuçlanan kampanyalarımızda önemli bir rol oynamıştır.

Ancak bu kez pek çok Batılı hükümet ve medya kuruluşu, son krizin 7 Ekim’de İsrail’e yönelik “kışkırtılmamış” bir saldırıyla başladığını iddia ederek zararlı bir dezenformasyonu tekrar edip duruyor. Filistinli grupların saldırısını sebepsiz olarak nitelendirmek sadece etik dışı değil; aynı zamanda bizi, tam insan haklarını hak etmeyen göreceli insanlar olarak gören, tipik bir Filistin karşıtı ırkçı kinayedir. Yoksa İsrail’in bize karşı 75 yıldır devam eden adaletsizlik rejiminden kaynaklanan acımasız, yavaş ölüm ve yapısal şiddet neden görünmez ya da kınanmaya ve hesap vermeye değmez sayılsın ki?

Brezilyalı filozof Paulo Freire’nin şu sözlerinden ilham alıyorum:

“Bir baskı ilişkisinin kurulmasıyla birlikte şiddet çoktan başlamıştır. Tarihte hiçbir zaman şiddet ezilenler tarafından başlatılmamıştır… Şiddet, ezilenler, sömürülenler ve tanınmayanlar tarafından değil; ezen, sömüren ve başkalarını kişi olarak tanımayanlar tarafından başlatılır.”

Ezilenlerin tepkisi; yasal ya da etik olarak haklı görülsün ya da görülmesin, her zaman sadece ezenlerin ilk şiddetine karşı bir tepkidir.

Boykot, Tecrit ve Yaptırım hareketi, uluslararası hukukla uyum içinde, Filistin halkının İsrail’in askeri işgaline ve sömürgeleştirmesine karşı “silahlı direniş de dahil olmak üzere mevcut tüm araçlarla” direnme hakkını, BM Genel Kurulunun 37/43 sayılı kararı ve BM Genel Kurulunun 45/130 sayılı kararı da dahil olmak üzere çok sayıda BM kararında belirtildiği gibi, “savaşçı olmayanların hedef alınması” yasağına sıkı sıkıya bağlı kalarak sürekli olarak savunmuştur. Sivillere zarar vermek, ister ezen ister ezilen tarafından olsun, ikisi arasındaki muazzam güç dengesizliğine ve bir o kadar büyük ahlaki asimetriye rağmen yasaktır.

İsrail’in şimdiye kadarki en ırkçı, köktendinci ve cinsiyetçi aşırı sağcı hükümeti, 7 Ekim’den önce bile milyonlarca Filistinlinin yaşamlarına ve geçim kaynaklarına yönelik acımasız saldırılarını tam bir cezasızlıkla sürdürüyordu. İşgal altındaki Batı Şeria’nın, İsrail işgaliyle “güvenlik koordinasyonuna” dahil olan Filistin yönetiminin kısmi kontrolü altında olması; buradaki Filistinlileri devam eden katliamlar, yargısız infazlar, mülksüzleştirme, ilhak, yasadışı yerleşim inşası, gündelikleşen aşağılanma ve temel haklardan mahrum bırakılma Nekbe’sinden kurtaramamıştır.

Direnişin bağlamını ve nedenlerini anlamak, sivilleri hedef alan taktiklerini kabul etmek anlamına gelmez ve buradaki bağlam da ilginçtir. Gazze’deki Filistinliler; okulları, üniversiteleri, yerleşim yerlerinin tamamını, telekomünikasyon ağlarını, pazarları, camileri, Uluslararası Kızılhaç sağlık çalışanlarını, BM personelini ve ambulansları hedef alan ve 1.030’dan fazla çocuğun ölümüne neden olan beyaz fosfor mühimmatları da dahil olmak üzere İsrail’in eşi benzeri görülmemiş ve herhangi bir ayrım gözetmeyen bombardıman dalgasıyla karşı karşıyadır.

Bu dehşeti daha da ağırlaştıran İsrail ordusu, Dahiya Doktrini’ni uygulayarak Gazze’ye su, gıda, ilaç ve elektrik tedarikini tamamen kesti. 2008 yılında Tel Aviv Üniversitesi ile ortaklaşa geliştirilen bu doktrin, sivillerin ve sivil altyapının “orantısız güç” ile hedef alınarak yıkıcı tahribata yol açılmasını öngörmektedir ki bu bir savaş suçudur. Salı günü bir İsrail ordu sözcüsü, “[Gazze’deki] saldırılarda doğruluk üzerinde değil, hasar üzerinde duruluyor.” itirafında bulundu. İsrail Savaş Bakanı Yoav Gallant, milyonlarca Filistinliye “tam kuşatma” uygulama kararını haklı göstermeye çalışarak şunları söyledi: “Biz insan hayvanlarla savaşıyoruz ve buna göre hareket ediyoruz.” On yıllardır süren zulmü görmezden gelmeden ve taraf tutmadan her iki tarafta da sivillerin hayatını kaybetmesinin yasını tutan ABD’deki Barış için Yahudilerin Sesi (Jewish Voice for Peace), Gallant’ın ırkçılığını kınayarak şunları söyledi: “Yahudiler olarak, insanlara hayvan denildiğinde ne olduğunu biliyoruz. Bunu durdurabiliriz ve durdurmalıyız. Bir daha asla demek, bir daha asla demektir – herkes için.”

Böyle korkunç bir şiddet durumunda ahlaki tutarlılık vazgeçilmezdir. Baskının asıl ve süregelen şiddetini kınamayanların, ezilenler tarafından işlenen yasadışı veya ahlak dışı şiddet eylemlerini kınayacak ahlaki bir duruşları yoktur.

Nitekim birkaç ay önce soykırım uzmanı Michael Barnett şu soruyu ortaya atmıştı: “İsrail soykırımın eşiğinde mi?” İsrailli soykırım uzmanı Raz Segal, İsrail’in ABD ve Avrupa’nın yerleşik suç ortaklığından cesaret alarak, ve insanlıktan çıkarmanın hüküm sürdüğü bir atmosferde mutlak cezasızlığı da göz önüne alındığında, Gazze’ye yönelik saldırının “ders kitabı niteliğinde bir soykırım vakası” olduğuna inanıyor. Böyle korkunç bir şiddet durumunda ahlaki tutarlılık vazgeçilmezdir. Baskının asıl ve süregelen şiddetini kınamayanların, ezilenler tarafından işlenen yasadışı veya ahlak dışı şiddet eylemlerini kınayacak ahlaki bir duruşları yoktur.

En önemlisi, bu dönemde en derin etik yükümlülük, suç ortaklığını sona erdirmek için harekete geçmektir. Ancak bu şekilde baskı ve şiddeti sona erdirmeyi gerçekten umut edebiliriz. Diğer pek çokları gibi Filistinliler de seviyor ve önemsiyoruz. Korkuyoruz ve cesaret ediyoruz. Umut ediyoruz ve bazen umutsuzluğa kapılıyoruz. Ancak her şeyden önce, acıların yarıştırılmadığı, insani değerlerin hiyerarşisinin olmadığı, herkesin haklarının ve insanlık onurunun el üstünde tutulduğu daha adil bir dünyada yaşamayı arzuluyoruz.

**

Editör Notu: 16 Ekim 2023 tarihinde The Guardian‘da yayımlanan “Why I believe the BDS movement has never been more important than now” başlıklı yazı İLKE Analiz okurları için Yüsra Muslu tarafından tercüme edildi. Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve İLKE Analiz’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


Kapak Görseli: Terry Scott / AFP.

0 yorum

Diğer Yazılar