Alev Erkilet ile Mülakat: İslamcılık Dönüşümün İstikametini Belirleyebilir - İLKE Analiz

Alev Erkilet ile Mülakat: İslamcılık Dönüşümün İstikametini Belirleyebilir

Editör

İslamcılık çalışmalarına büyük emek veren ve bu konuda çok değerli eserler üreten Prof. Dr. Alev Erkilet ile konuştuk. Türkiye’de ve dünyada İslamcılığın durumunu, İslamcılık hakkındaki güncel tartışmaları ve çeşitli eleştirileri sorduk.
Tüm sorularımızı özenle cevaplayarak
değerlendirmelerini açıkça paylaştığı için kendisine çok teşekkür ederiz.

“Arap Baharı”nın başlangıcının üzerinden 10 yıl geçti. Bu sürecin Ortadoğu’da İslamcı hareketleri nasıl etkileyeceği üzerine çok farklı öngörüler vardı. Bugün geldiğimiz noktada süreç nihayete erdi mi bilmiyoruz fakat İslamcı çevrelerin bu süreçte vardıkları konumu nasıl okuyorsunuz?

Öncelikle Arap Baharı sürecini ve bu sürecin yeni medya üzerinde örgütlenen toplumsal hareketler ile İhvan gibi İslami hareketler açısından ayrı ayrı nasıl analiz edilebileceğini konuşmak gerekiyor. Zira sizin de bildiğiniz gibi, son 10 yıllık dönemde internetin, kablosuz iletişimin ve hususen sosyal medyanın sunduğu imkânları kullanan bir dizi toplumsal hareket ortaya çıktı. Manuel Castells’in İsyan ve Umut Ağları: İnternet Çağında Toplumsal Hareketler kitabında tek tek ele almaya çalıştığı bu hareketler arasında Indignados (İspanya), Occupy Wall Street (ABD), Mutfak (İzlanda), Arap Baharı (Tunus, Suriye, Mısır, Cezayir, Sudan, Fas, Bahreyn vd.) ve Gezi’yi (Türkiye) sayabiliriz. Bu hareketler önce siber-uzamda örgütlenmiş, daha sonra halkı bir kent-uzamını işgale çağırmış ve bu dolayımla bir kamusallık yaratmaya çalışmış olmaları bakımından önceki hareketlerden ayrılmaktadırlar. Önceki hareketlerden ayrıldıkları ikinci nokta ise, belirli bir lidere ve belirli bir ideolojiye yaslanıyor olmamalarıdır. Bu açıdan bakıldığında, mesela Arap Baharı’nın Mısır ayağında, İhvan ile 6 Nisan Hareketi’nin ve kendilerini 6 Nisan Hareketi’nden de ayrıştıran, yabancı dilde tweet atan, iyi bilgisayar kullanan, iyi okullarda okuyan üst gelir grubundan gençlerin etkisini birbirinden ayırarak ele almak gerekir. İhvan bu süreçte eski ve yeni medyayı ne kadar etkili kullanmış olursa olsun, Arap Baharı’ndaki seferberlik halinin, İhvan’ın geleneksel siyaset yapma biçiminden tamamen farklı olan ayrı bir damara temellendiğini görüyoruz. Ancak bu damar, mevcut sistemi sarsma ve değiştirme konusunda başarılı görünse de, değiştirmede kullandığı araçların doğasına da bağlı olarak, değişimden sonra yeni bir sistem kurma konusunda başarılı olamadı. Ve bu durum, toplumdaki en örgütlü yapılardan biri olarak İhvan’ın kendi tercihi olmayan bir biçimde ve zamanda siyasal aktör olarak devreye girmesine ve siyasal sürece katılmasına sebep oldu. Muhammed Mursi’nin Temmuz 2013’te bir askeri darbeyle devrilmesine, İhvan’ın bir kere daha ağır bir tasfiyeyle karşı karşıya kalmasına neden olan bu sürecin Tunus’ta Gannuşi’nin üçlü koalisyonun parçası olmayı kabul etmesiyle daha hasarsız atlatıldığı iddia ediliyor. Ancak burada da hasarsızlık geri çekilme ve hatta tabi olma yoluyla sağlandığı için toplumun beklediği uzun vadeli çözümleri sağlamayacaktır.

Müslüman toplumların yaklaşık bir asırdır altında yaşamakta oldukları dikta rejimlerinin, özgürlüklerin askıya alınmış olmasının, adil bir toplum ihtiyacının Arap Baharı’nın ateşleyicisi olduğu muhakkaktır. Bu sorunlar bugün hala çözüme kavuşturulamamıştır. İslami hareketler dinamik bir toplumsal tabana ve halk desteğine sahip örgütlü yapılar olarak hâlâ kurucu aktörler olma vasfını sürdürmektedirler. Bunun temel nedeni, İslam’ın coğrafyamızın ana damarı olmasıdır. Ancak internetin ve yeni medyanın bir agora olarak inşa edilip edilemeyeceğinin tartışıldığı bu yeni dönemde, İslami hareketlerin kimlikçi ve kültürcü taleplerle oyalanmaktan kurtulup kapitalizm ve sosyalizmin ötesine geçebilecek bütünsel sistem önerileriyle toplumun karşısına çıkmaları ve toplumun tüm kesimlerini kucaklamalarına imkân verecek katılımcı, esnek ve dışlayıcı-olmayan yeni politik modeller üretmeleri acil bir gereklilik haline gelmiş bulunmaktadır.   

İslamcılığın Osmanlı’nın son döneminde “kurtarıcı bir ideoloji”, sonrasında ise  “kurucu bir ideoloji” olarak tercih edildiğini daha önce ifade etmiştiniz. Bugün İslamcılık bu bağlamda nerede duruyor?

Sizin de belirttiğiniz gibi, daha önce çeşitli vesilelerle en azından Türkiye örneğinde İslamcılığın bir dönemlendirmesini yapmaya çalışmıştım. Bu vesileyle kaleme aldığım yazılarda, Osmanlı son dönemde Batı’nın kurumlarını olduğu gibi almak suretiyle yenilgilerin üstesinden gelebileceğimiz düşüncesini savunan Batıcılara karşı, yenilgi ve geriliğin sebebinin İslam olmadığını, asıl sorunun İslam’dan uzaklaşmak ve onu anlayamamak sorunu olduğunu ileri süren İslamcıları, kurtarıcı bir ideoloji olarak İslamcılık başlığı altında ele almıştım. Sait Halim Paşa’yı, Namık Kemal’i, Said Nursi’yi (Birinci Said dönemini) bu bağlamda değerlendirebiliriz. Bu isimler, Osmanlı İmparatorluğunu İslami temsil vasfını hala taşıdığı için önemsemişler ve İslami kaygılarla -mesela Hilafetin evrensel önemi ve konumu nedeniyle- ayakta kalmasını sağlamaya çalışmışlardır.

İmparatorluğun yıkılışından ve Cumhuriyet dönemindeki hızlı modernleştirme süreçlerinden sonra ise, modern ve seküler bir düzen içinde İslam’ın dışsallaşması, yeniden inşası, kurumsallaşması için çaba harcamak söz konusu olmuştur. Bu döneme de İslamcılığın kurucu bir ideoloji olarak ortaya çıktığı dönem diyorum. Kanaatimce bu dönem devam etmektedir. Zira ileri kapitalizme eklemlenme sürecinin hala, küresel olarak devam ettiği bir dönemdeyiz. Müslüman toplumlar da bu süreçten paylarını alıyorlar. Ciddi anlamda kompartımanlaşmış toplumlarda yaşıyoruz. Sekülerlik din-devlet işlerinin birbirinden ayrılması dar anlamında değil bu geniş anlamda yani kompartımanlaşma anlamında düşünülürse neden giderek daha seküler bir dünyada yaşadığımız daha iyi anlaşılacaktır kanaatindeyim. Bu bağlamda, farklı kurumlar farklı değerler ve ilkeler istikametinde işliyorlar. Hâlbuki İslamcılığın ana ölçütlerinden biri tevhit ilkesi etrafında bütünleşmiş bir toplumsal yapının ve işleyişin ortaya çıkarılmasıdır. Tüm bu nedenlerle dünyada ve Türkiye’de İslamcılık bugün hala mevcut modern-kapitalist dünya-sisteme karşı alternatif öneren kurucu düşünce sistemi konumundadır.  

İslamcılığın özellikle siyasal boyutunun öne çıkarılıp sivil, kültürel alanlarının arka plana itilmesi bir “öteki göz bakışı”nın sonucu mu yoksa gerçekten de İslamcılık sivil alanlarda ve kültür sahasında etkin üretimler yapamadı mı?

1998 yılında Tezkire Dergisi için bir yazı yazmıştım. Bu yazı “Kültürelin Siyasallığı: İslam Çözümlemelerindeki İkiciliğe Eleştirel Yaklaşım” başlığını taşıyordu. Çok önemsediğim bir konu olduğu için bu yazıyı Eleştirellikten Uyuma kitabına da aldım. Bu sorunuzun cevabını o yazıda vermeye çalıştım. 20 küsur yıl sonra mesele hala aynı güncellikte. Bunun bir nedeni bizim hâlâ Batının tek katmanlı hakikat anlayışıyla ve dikotomik kategorileriyle meseleye yaklaşıyor olmamız. Madde-mana, ruh-beden, yapı-fail, siyasal-kültürel gibi dikotomiler bu bağlamda zikredilebilir. Hâlbuki sosyo-kültürel sistemler tüm kurumların aynı anlam ve değerler etrafında bütünleşmesinden doğan mantıksal-anlamlı bir bütünleşme hali arz ederler. Batı sosyolojisinde bunu yakalayabilen çok az sayıdaki düşünürden biri P.A. Sorokin’dir.

Önceki sorunuza cevap verirken de belirttiğim gibi, İslam düşüncesi açısından bu bütünleşme, “tevhit” temelinde ortaya çıkar. Tevhit tüm dikotomileri aşarak kurumları boydan boya kesen bir ana hat oluşturur. Ancak, Müslüman toplumların kendilerine özgü tevhit temelli bir sosyo-ekonomik ve politik düzen arayışına girdikleri her durumda, kültürel-siyasal ayrımı ortaya atılmış, kültürel dışsallaşmaların “iyi” ama politik olanların “uygunsuz”, “tehlikeli” ya da bir “sapma” olduğu ifade edilmiştir. Bu, İslam’ı Protestanlık temelli Batı modernleşmesi üzerinden okumanın bir sonucudur. Bu yaklaşım ayrıca oryantalist, Avrupa-merkezci bakış açısının etkilerini taşımaktadır. Velhasıl ben bu ayrımın kullanılmasını çeşitli seviyelerde eleştiriyorum ve bir öteki göz bakış açısının ürünü olduğunu düşünüyorum. Ancak bu eleştiri saklı kalmak koşuluyla, İslam dünyasının her alanda, yani kültürel, estetik, felsefi, bilimsel, ekonomik, politik alanların tümünde bugünün sorunlarına anlamlı çözümler üreten yeni yaklaşımlar, modeller geliştirmesi mecburiyeti vardır. Burada alanlar arasında ayrım yapmadığımı tekrar belirtmek isterim. 

Türkiye özelinde İslamcılığa yönelik en sert eleştiriler derinlik kaybı yaşadığı, siyasal iktidarla arasındaki mesafeyi doğru yerde tutamadığı yönünde oluyor. 15 Temmuz sonrası süreçte ise devletçi, milliyetçi bir çizgiye yaklaştığı ve kendi formunu koruyamadığı eleştirileri baskın bir ses olarak duyuluyor. Siz bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında son yıllarda sıkça sorular sorulardan biri bu. Aklıma daha önce yaptığımız bir söyleşiyi getirdi. İzninizle onu da anarak cevap vermek isterim.

Emine Tokatlı ve Gülnur Yıldız hanımefendiler, Okur Dergisi’nin 2019 Eylül sayısının orta sayfası için benimle bir söyleşi yapmışlardı. Bu söyleşiden başlığa çektikleri cümle “Tarihsel ve Sosyolojik Bilinç Tarihi Bir Tekerrür Olmaktan Çıkarabilir” cümlesi: “İslami kimliğini görünür kılmaya çalışan her oluşum İslamcılık çerçevesinde tanımlanamaz. Bu ayrım önemli ve temel bir ayrımdır. Mesela İslamcı hareketler için gerçek İslam arayışı çok önemli bir yer tutar. Kur’an ve sahih Sünnet merkezinde durulması ve gelenek içine katılıp karıştırılmış her tür hurafenin, bağnazlığın, kadın-karşıtlığının, bağımlılık biçimlerinin, erke ve kişilere koşulsuz itaatin reddi söz konusudur. Özgürlük ve bağımsızlık arayışı temeldir.” Bundan kastım İslamcılığın hangi ölçütlere göre tanımlandığı bellidir. Toplumsalda karşımıza çıkan örüntüler bunlara uygunluğu çerçevesinde ele alınır, birbirleriyle ve İslamcılığın temel ilkeleriyle karşılaştırılır. Bu hususu önemsiyorum zira muhafazakârlaşan Müslümanlardan bahsedebiliriz İslamcılığın muhafazakârlaşmasından değil. Ya da belli İslami kimliği ağır basan toplumsal hareketlerin muhafazakârlaşmasından. Nasıl Stalinizmi Marksizm’den ayrı bir şey olarak tanımlıyorsak, İslamcılığı da muhafazakârlıktan, devletçilikten ya da milliyetçilikten ayrı bir şey olarak tanımlıyoruz. 

Adalet ve Kalkınma Partisi ile İslamcılar arasındaki mesafenin özellikle 2016 sonrası ittifakla birlikte iyice açıldığı tartışıldı. Fakat son zamanlarda çeşitli uygulamalar ve görev değişimleri ile İslamcılık/Milli Görüş çizgisine yönelik hamleler yapıldığını görüyoruz. Bu kopuşu ve sözkonusu hamleleri nasıl yorumlamak gerekir? 

Bence sorunuzun bir reel-politikle alakalı yönü, bir de Türkiye İslamcılığı ile alakalı yönü var. İkincisi üzerinde durmak önceki sorularınız bağlamında sürdürdüğümüz söyleşiye daha çok katkı yapabilir kanaatindeyim. Bu açıdan bakıldığında Milli Görüş Hareketi özel bir inceleme alanı olarak karşımıza çıkıyor. Çok yakında değerli meslektaşım Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın, Semih Söğüt ve Özge Seda Uğraş’ın editörlüğünde Necmeddin Erbakan Üniversitesi Yayınları tarafından Türk Siyasi Hayatında Milli Görüş Hareketi ve Necmeddin Erbakan başlıklı bir kitap yayınlandı. 31 yazıdan oluşan bu öncü derlemenin alana önemli bir katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Hususiyetle altını çizmek istememin nedeni, bu kitabın Türkiye İslamcılığının ortaya koyduğu tarihsel tecrübenin ve entelektüel mirasın anlaşılmasına katkı yapacağına duyduğum inançtır. Kaldı ki, Erbakan’ın ortaya koymuş olduğu İslam Birliği’ne dönük D8 gibi projeler var ve bunlar da günümüzde Müslüman toplumlar arasında şiddetle ihtiyaç duyulan dayanışmanın nasıl kurumsal hale getirilebileceği sorusuna cevap vermeyi amaçlıyorlar. Bu açılardan bakıldığında, Türkiye İslamcılığıyla ilgili söz konusu birikime tekrar tekrar atıf yapılması gayet anlaşılabilir bir durumdur. Reel-politik ihtiyaçlardan bağımsız olarak, Müslüman dünyada ve Ortadoğu’da İslamcılık kısa, orta ve uzun vadede ana referans kaynağı olmaya devam edecektir. Bu nedenle Türkiye İslamcılığının akademik düzlemde de, tezler, araştırma kitapları, makaleler, belgeseller üzerinden çalışılması ve üzerine tefekkür edilmesi gerekiyor. 

Türkiye’de İslamcılığın eridiği, özellikle genç kuşaklarda karşılık bulmadığı söyleniyor. Siz bu değerlendirmeleri nasıl buluyorsunuz?

Tam tersine ben gençlerin İslamcılıktan değil muhafazakârlıktan mesafelendiğini düşünüyorum ki bu bence olumsuz değil gayet olumlu bir durum. Neden derseniz, son dönemde İslamcılık sözü geçtiğinde zikredilen özelliklerin pek çoğu aslında muhafazakârlığın bir özelliğidir. Muhafazakârlık Batı’da Fransız devriminden sonra ortaya çıkmış bir ideoloji olarak Eski Rejim’e dönüşü, değişim karşıtlığını, statükoya bağlılığı, sınıfsal farkların kabulünü ve meşrulaştırılmasını ve bunlara benzer İslamcılıkla alakası olmayan pek çok kabulü içeriyor. Bugün gençlerin mesafe koyduğu şeyler bunlardır ve iyi ki de mesafe koyuyorlar.
Bu hususların İslamcılığın temel ilkeleriyle farkını, tekrar tekrar altını çizerek vurgulamalıyız diye düşünüyorum. Sıklıkla tekrarlamaya çalıştığım gibi İslamcılık, herhangi bir eski rejime dönüşü savunmaz; burada ve şimdi daha adil bir toplumsal düzenin inşası için çaba sarf etmeyi öngörür. Bu amaçla değişimden yanadır ve hatta bizzat değişimi kendi elleriyle gerçekleştirmeyi amaçlar. Statükoya karşı alternatif bir düzen önerisidir. Sınıfsal farkların daha adil bir dünya istikametinde azaltılmasını ve ortadan kaldırılmasını hedefler. Bunları meşrulaştırmak bir yana sorgular. Ben şahsen gençlerde bu ilkelerden bir uzaklaşma görmüyorum. 

Yakın gelecekte Türkiye’de ve dünyada İslami hareketlerin durumunu nasıl görüyorsunuz, gidişat bize ne gösteriyor? 

Ortadoğu’da Modernleşme kitabında İslamcılığı ve İslami hareketleri Kur’an ve Sünnet’te ortaya konmuş olan ideolojik (me’li-ma’lı içeren) değer ve hükümlerin hayata aktarılmasıyla ilgili bir sorun ortaya çıktığında Müslüman toplumlarda görülen meşruiyet krizine bir cevap bulma arayışıyla ilişkilendirmiştim. Bu nedenle de, hem İslam tarihinin kendisi kadar “eski” hem de tekrarlanan ve her tekrarda dönemin koşulları çerçevesinde yeniden ve yeniden üretilen “yeni” bir olgu olarak tanımlamıştım. Bu anlamda İslamcılık, İslami değer ve normları dışsallaştırmak ve müesseseler ihdas etmek suretiyle alternatif bir sistem ortaya koyma çabasıdır. Önceki dışsallaştırma ve kurumsallaştırma çabaları sırasında üretilmiş örüntü ve modeller Kur’an ve Sünnet temelinde kesintisiz bir eleştiriye tabi tutulacak ve eşzamanlı olarak da daha iyiye ulaşma çabası içinde kurumsallaşma devam edecektir. İslamcılığın doğası gereği gidişat bu yönde olmak durumundadır. 

Dünyada yeni sorunlar ve buna bağlı olarak yeni tartışmalar yükseliyor. Bu acil sosyal sorunları kavramak ve çözüm önerilerinde bulunmak üzere İslamcı düşüncenin ne yapması gerekiyor?

Aslına bakarsanız önceki soru bağlamında vurgulamak istediğim de, güncel sorunları çözüme kavuşturma konusunda sürekli bir İslami çaba gösterilmesinin zorunlu olduğu hususuydu. Günümüzde, azınlığın elindeki aşırı zenginlik ile çoğunluğun hemen hiçbir şeye sahip olmaması arasındaki dehşet verici karşıtlık, cinsiyetçilik, ırkçılık, göçmen karşıtlığı, bunların COVİD koşullarında etkisini kat be kat artırması; yapay zekâ, robotik ve dijital dönüşümün etkisiyle artmakta olan riskler, çevre felaketlerinin eşiğinde olmamız, genetik müdahalelerin yol açtığı/açabileceği sonuçlar ve daha niceleri İslami açıdan ele alınmayı ve çözüme kavuşturulmayı beklemektedir. Bence İslamcılığın en önemli vasfı, kimlikçi değil sistemci ve bütüncü olmasıdır. Kültürel görünürlüğü artırma ya da mevcut sistemden pay alma çabasının ötesine geçmek istemesidir. Kapitalizme alternatif bir sistem, 16. yüzyıldan beri belki de ilk defa bu kadar küresel bir ihtiyaç haline gelmiştir. İslamcı düşüncenin bu ve benzeri konulardaki katkısı dönüşümün istikametini belirleyebilir. Temel İslami ilkeler doğrultusunda yeni bilgi/fikir/çözümler üretilmesine katkı sağlayabilir.      

0 yorum

Diğer Yazılar